Perdeleri Açmadılar
PERDELERİ AÇMADILAR
Güm güm güm… Güm güm güm… Açın kapıyı, Jandarma!
Her birimiz farklı hayatların içinde savrulur, farklı anılar toplarız. Kimini unuturuz, kimini ise zihnimizin derinliklerinde yaşatırız sessizce. Anılar, zamanla o ilk tazeliklerini yitirir; solup, puslu birer griye dönüşürler. Ama tamamen karanlığa gömülmez; hatırlananla unutulanın arasında, ruhumuzun içini dolduran, sonsuz bir gri okyanusa karışırlar.
Hatırlandıkça beyaza koşanlar, unutuldukça siyaha yelken açanlar… Oysa bu sularda ne mutlak bir siyah ne de saf bir beyaz var; yalnızca birbirine karışmış, iç içe geçmiş tonlar. Belleğin kenarlarında asılı kalan o griler, kuytularda gizlenirler. Yalnızca geçmişin kayıtlarını tutmaz, kimliğimizi de inşa ederler. Kimi zaman hatırladıklarımız güçlü kılar bizi, kimi zaman unuttuklarımız.
Doğduğumuz gün başlar grilerin işlenmesi; ancak ilk olanlara asla ulaşamayız. Sıfıra yakın o anlar sisler içinde solup
gider. Tıpkı uykunun ya da ölümün koynuna usulca sızdığımız o araf gibi...
Benim grilerim toprak kokusuyla, yağmurun serin dokunuşlarıyla başlıyor. Çocukluğumu örten puslu zemin hep bu iki hisle kaplı. Pencereden baktığımı, briketlerle örülmüş masalsı evlerin kiremitlerinden akan suları izlediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Sıvaları dökülmüş, yosun tutmuş duvarların nemli kokusu hâlâ burnumda.
Arabaların tek tük geçtiği, güneşli havalarda dut ağaçlarının altında gölgelendiğimiz bir gecekondu mahallesinde bilincim bir anda grileri işlemeye başlıyor. İlk kez varlığımı hissediyorum.
Pazar torbaları taşıyan yaşlı teyzelere, kapı önlerinde sohbet ederken, bizlere de göz kulak olan ablalara dokunuyorum anılarda. Bazen bu ablalar beni yanlarına çağırıp “tombik” yanaklarımı öpüp ısırır, sonra da avuçlarıma sıkıştırdıkları rüşvetlerle gönlümü alırlardı. Ben de yüzüme bulaşan tükürükleri silerken, bu ödün verişin karşılığında kazandığım ucuz şeker ve çikolatalarla mutlu olurdum.
Yan evde, oğlu ile birlikte Hacer teyze yaşardı. Yüzünü tam hatırlamıyorum ama topallayarak yürüyüşü, kapı önünde pişirdiği ekmeklerin kokusu hâlâ burnumda. Mahallenin çocuklarını toplar, sıcacık ekmeklerin üzerine bolca yağ sürüp avuçlarımıza bırakırdı.
Oğlu Yusuf abi ise hepimizi arabasına doldurur, bakkalın olduğu tepeye götürürdü. Oraya varınca arabadan fırlar, zafer kazanmış gibi çığlıklar atarak evlerimize koşardık.
Tahta arabasını ağır ağır iten yaşlı bir eskici geçerdi sokağımızdan. Kalın camlı gözlüğünün sol yanı siyah bir bantla örtülmüştü; o karanlık göz, çocuk aklımızda türlü korkuların tohumuydu. Annem, yaramazlık yaparsam beni ona verip yerime mandal alacağını söylerdi. Daha da korkardım.
Buruk ekşi yemişleri ağzımı sulandıran bir kızılcık ağacı vardı bahçemizde. Onun gölgesinde toprağı eşelerdim. Bulduğum gazoz kapaklarını, renkli sakız poşetlerini hazine niyetine saklar, değersiz gördüklerimi arkamda iz bırakmamak için usulca geri gömerdim. Yüzümdeki tere karışıp çamur olan o kuru toprak beni her seferinde ele verirdi.
Açın kapıyı, Jandarma! Güm güm güm…
Uzaklar bana yasaktı. Ama taşlı yollar boyunca yankılanan at arabalarının takatuka sesleri ruhumda bir kıpırtı yaratır, tüm kuralları unuttururdu. Peşlerine takılır, içimdeki küçük isyancıyla mahalle sonuna kadar giderdim. O kaçamakların heyecanı, korkunun çok ötesindeydi.
Yine de her maceranın bir eşiği vardı. Aşağı mahallenin sınırında durur, içimdeki cesaretle korkunun çatışmasına kulak verirdim. Her seferinde, bilinmezin karanlığına
yürümektense; karşımda çömelip gözlerimin içine bakan, kulaklarımı belki biraz acıtarak çeken, popoma iki şaplak indirip bacaklarıma usulca bir çimdik atan, gözlerim dolduğunda dayanamayarak tozlu yanaklarıma sevgisini bir öpücükle bırakan annemi seçerdim.
Bazen kaybolurdum, bir köşede ağladığımı gören komşular beni eve getirirlerdi. Kayıp günün sonunda, kir pas içinde eve döndüğümde, annem beni kolumdan tutup banyoya uçururdu. Çeşmeyi açar, söylene söylene buz gibi suyla ellerimi, yüzümü, bacaklarımı ovar, beyaz sabunu tüm hücrelerime yedirirdi. Parmaklarıyla, burnumdaki kurumuş pislikleri de iyice temizledikten sonra, sandıktan çıkma, boncuk işlemeli havluyla derimi yüzercesine kurular, beni sobanın yanına yollardı.
Sıcacık mindere kıvrıldığım o an… O koku……
Bu öykünün ve kitaptaki diğer bütün gerçekçi öykülerin tamamı e-kitapta.
Tek PDF içinde bütün öykülere erişin.PDF şimdi sadece 29 TL