ğĞşŞçÇöÖüÜıİ

PERDELERI AÇMADILAR / ÜCRETSİZ ÖN OKUMA

On Üç Yirmi Dört

ON ÜÇ YİRMİ DÖRT

Duvarla arasında en fazla iki parmak vardı. Soluğu betona çarpıp geri dönüyor, her seferinde daha da daralıyordu. Nefes alamıyorum. Su. Allah’ım yardım et. Bedeni buz tutmuş, bilinci pes etmeye başlamıştı.

Taş kesmiş başını birkaç milim çevirdi. Oğlum. Samet.

“Acıktın mı?” diye sordu titreyen sesiyle. Cevap gelmeyince nabzı hızlandı. Uyuma Samet. Uyuma sakın. Elini uzattı; kolu omzundan çıkacak gibiydi. Parmakları gerildi. Güçlükle çocuğun tozlu saçlarını okşadı. “Oğlum… uyumadın değil mi, uyanıksın.”

Yavaşça gözlerini açtı çocuk. Göğsünde koca bir kalas; boğazı kuru, burnu tıkalıydı. Kıpırdamaya çalışmadı bile. “Acıkmadım.” Yutkundu. “Ama… susadım. Ne zaman gelecekler anne?”

Kadının göğsü titredi. Gözünden sızan yaş burnunda biriken soğuk çiğ damlasını yuttu. “Birazdan gelirler. Uyuma sen…”

Uyusa mı. Acı çekmez, birileri gelince uyanır hem. Ya geç gelirlerse. Daha ne kadar dayanır. Hiç kıpırdamadan, bir yudum nefesle. Kaç oldu ki saat.

Zorladı kendini; tavan sol yanına çökmüştü. Sağ yanı, omzundan bileğine kadar alttaydı. Telefonu son anda almıştı eline, zar zor oynatabiliyordu. Ekrana dokundu; küçük bir açı yakaladı.

Işık karanlığı yarıp etrafa buz gibi bir aydınlık serpti. Kirpiğine çarpan tavan, çatlamış beton, ezilmiş bir dolap, eğrilmiş yatak demirleri... Hafifçe yana çevirdi ekranı; havada asılı duran tozlar, kenarda devrilmiş küçük kırmızı bir araba. Çocuğun biraz aşağısında…

Sevindi. Nabzı hızlandı. Bu biraz daha oyalar onu. Hem belki sesten bulurlar bizi.

“Bak… ne buldum sana,” fısıltıyla çıktı sesi. Kendi bile duyamadı.

Nasıl alacağım onu. Solu oynatamıyorum. Sağ ayağım. Belki biraz… Ayağını hareket ettirdi, arabaya dokundu… çok az oynadı. Dizini yukarı çekmeye çalıştı, ama sol baldırına bir şey

batıyordu. Küçükken Samet’in beşiğini bağladıkları kancaydı bu. Ucu etine dayanmıştı. Bacağını kurtaramıyordu.

Sağ ayağıyla tekrar denedi. Araba birden çalıştı. Kırmızı ışık bir anlık yanıp söndü, siren çaldı. Oh, çok şükür.

“Benim arabam o! Versene anne,” dedi çocuk, sesi bir anda canlanmıştı.

“Vereceğim oğlum… bir alayım önce.” Olmuyor, bükemiyorum. Solu tavana yaslasam iyice… şöyle geri. Hah. Evet. Off… demir…

Küçük çocuk sayıklar gibi konuşuyor: “Hadi anne… arabamı ver,” diyordu. Dayanamadı, sol bacağını iyice yukarı kaldırdı; demirin ucu soğuktan uyuşmuş derisine baskı yaptı. Biraz karnına doğru çekince hafif bir yırtılma hissetti. İnce bir inilti gırtlağında boğuldu. Çok acıyor. Delindi mi ki bacağım. Sıktı dişini, acı arttı. Bastırdı, biraz daha. Sonunda nefesiyle beraber sağ ayağı boşaldı. Ayak parmaklarını arabanın altına vererek dizini yukarı doğru çekti. Yavaştı ama ilerliyordu.

“Yakalamaya çalış,” dedi oğluna.

“Tuttum!” diye bağırdı çocuk sevinçle.

Kadın bacağını bırakıp sol bacağını gevşetti; sivri demirin ucuna yapışan derisi lastik gibi sekti ve kurtuldu. Sertçe sıktı

dişlerini, gözlerinden hızlı birkaç damla aktı. Birkaç nefesten sonra sakinleşti.

“İstediğin kadar oyna şimdi,” dedi.

“Yok, sarılıcam. Karanlık ya, çok ses olursa babam kızar.”

Susuzluk başını zonklatıyordu. “Kızmaz, söyledim ben ona. Oyna sen…” Allah’ım ne olur yaşıyor olsunlar. Esma… yavrum.

Çocuk arabanın tekerleklerini kısa kısa itti. Her hareketinde siren hafifçe öttü, ışık yanıp söndü, sonra sustu.

“Ne oldu, yoruldun mu?” diye sordu annesi.

“Yok……

ÖYKÜNÜN %30'UNU OKUDUNUZ

Bu öykünün ve kitaptaki diğer bütün gerçekçi öykülerin tamamı e-kitapta.

Tek PDF içinde bütün öykülere erişin.PDF şimdi sadece 29 TL

ğĞşŞçÇöÖüÜıİ