ğĞşŞçÇöÖüÜıİ

NANOMORF · DEĞİŞİKLERÜcretsiz okuma

Nanomorf I · Değişikler

İlk Bölümü Ücretsiz Oku

Bir biyolojik dönüşüm. Bölünen bir dünya. Nanomorf’un açılışını buradan, ücretsiz ve üyelik olmadan oku.

Geçmişte var olduğunu biliyorduk ama hâlâ yaşadığını bilen yoktu.

Yollarımız hiç kesişmemişti, ta ki 27 Mart 2032’de, Hammerfest buzullarındaki o kazaya kadar.

Zavallı denizci… Nanomorf ilk kez onun bedeninde yeniden uyandı; saçı, sakalı döküldü, kaşlar ve kirpikler insana dair son izler olarak kaldı.

Sonra bir başkasına geçti, ardından bir diğerine… Her birini Gri’ye çevirdi; yorgun, solgun, hayata küsmüş. Bilim insanları onlara “Değişenler” adını verdi, fakat halk kendi kelimesini yarattı: “Değişikler.”

Zamanla sadece bu isimle anılmaya başladılar.

Kısa sürede binlerce oldular ve dünya, bu yeni varlıkların melankolik gölgesine büründü. İyileşmek istediler; fakat başaramadık.

Ve sonra, bir gün…

Başka bir renk doğdu, “Kırmızılar.”

Lakin onlar farklıydılar, nanomorf onlara güç verdi. İçlerinde sönmeyen bir kıvılcım taşıyor, yüksek enerjileri ve keskin zekâlarıyla bilinmeyen bir geleceğin kapısını aralıyorlardı. İnsanlığın bir sonraki evrimiyiz dediler, Grileri kanatları altına aldılar.

Ve fısıltılar başladı,

“Kırmızılar… Dünyayı ele geçirmek için geliyorlar.”

“Tanrı'nın buruşturup atmayı unuttuğu bir insan taslağı gibiyim; evrimin reddettiği bir fenotip.”

— Klinik Vaka Dosyası 002, Élodie Moreau, Psikolojik Değerlendirme Notları
(BioCure Network & Labs Arşivi, 2034)

Bölüm 1

Birinci Bölüm

Mavi bir Chevrolet, rüzgârın uğultusunda yavaşça ilerliyordu. Gri kadının parmakları direksiyona kenetlenmiş, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Soluğu daralıyordu. İçeri sızan ışık yüzüne vururken, gözleri yola değil, camın ötesindeki boşluğa takılı kalmıştı. Asfalt üzerindeki seyrek sokak lambaları, karanlıkta süzülen ateş böcekleri gibiydi.

İçindeki ağırlığı hafifletmek ister gibi radyoyu açtı. Haberler, gazeteci Lars Nielsen’in şüpheli ölümünü veriyordu. Nielsen, "General, Grileri Kırmızı’ya dönüştürmenin bir yolunu buldu! Belgeleriyle açıklayacağım!" dedikten sadece iki gün sonra, tartışmalı bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti.

Kırmızı’ya dönüşmek… Gerçek olabilir miydi? O da Kırmızı olup, bu ucube görüntüsünden kurtulabilir miydi? Bu düşünce, içinde bir anlık yanıp sönen cılız bir umut gibi parladı. Soluk ellerine baktı. "Boş hayaller…" diye mırıldanarak kanalı değiştirdi.

"Değişenlerin bebeklerindeki çift göbek deliği bir anomali değil mi yani?"

"Ben bunu türün gelişimi olarak yorumluyorum."

Dudaklarını ısırdı, bir kez daha çevirdi kanalı.

"İyi ama Kırmızıların tamamı Slav değil, bunu iddia edemeyiz. Sadece Slavlarda Kırmızı olma şansı daha yüksek. Yüzde dört civarı."

Yine, bir kez daha.

Diri diri toprağa gömülmüş gibi kasıldı bedeni. Boynunu geriye atıp esnetti, kürek kemiklerini kavuşturmaya çalıştı. Ardından yüksek sesle "Müzik," dedi. Zack Hemsey – “See What I’ve Become” hoparlörlerden yükseldi. Başlardaki melankolik melodiyle bedeni dalga dalga gevşedi. Notalar kulaklarından süzülüp göğsüne yerleşti, sıkıştırdı. Karanlık bir arzu, yaslı bir zevk...

İlk kez otonom aracın kontrolünü tamamen bıraktı. Eli yüzüne uzandı; kuru, soğuk teninde gezindi, çatlamış dudaklarında durdu. Gözlerini kıstı, parmakları anlamsızca saçlarını aradı.

Vücudu sızlıyordu. Nanomorf enerjisini tüketiyor, üzerine ağırlık çöküyordu. Bir TempoStim attı ağzına, birkaç yudum su içti.

"Kalp atışların düzensiz, kasların gergin. Derin nefes alıp rahatlamalısın," diye fısıldadı kulağındaki ses.

Duymazdan geldi, müziği biraz daha açtı.

"Peki, öyle olsun."

Başını arkaya yasladı. "Kolay olduğunu mu sanıyorsun?" diye mırıldandı, direksiyonu yeniden kavrarken.

"Hiçbir şey sanmıyorum. Sürekli başıma kaktığın gibi ben bir yapay zekâyım."

Dudakları kalktı hafifçe, göz kenarları kıvrıldı. "Ah, trip atabiliyorsun ama."

"Ustasından öğrendim."

Bakışları yola kaydı. Sesi, kendi çaresizliğinin acısıyla doluydu, “Sadece birkaç satır koddan ibaret olmak sana ne hissettiriyor?” Sora sessizliğe gömüldü. O an anlayamadı Gri kadın; bu bir cevap mıydı, yoksa kodları arasında gezinerek en uygun cevabı mı arıyordu?

“Bilmem, benim hislerim yok. Peki ya sen? Milyarlarca yıllık evrimin sonucusun; yine de cevapları birkaç satır koddan bekliyorsun. Asıl bu, sana nasıl hissettiriyor?”

Dudakları hafif bir hıçkırıkla kıvrıldı, ardından cılız bir gülümseme yayıldı. Kirpiklerine biriken iki damla peş peşe süzüldü. İçinde ferahlıkla sıkışıklık birbiriyle boğuşuyordu. “Neyse ki espri anlayışın iyi,” diye fısıldadı.

Bir an durdu, nefesini topladı. "Ben..." diye başladı, sesi titrek. "Eskiden de böyleydi." Başını iki yana salladı. "Bütün ömrümü dört duvar arasında geçirdim." Tütsü kokuları ve klima esintilerinde geçmek bilmeyen günlerini hatırladı. O kadar ki sokaklardaki çöp kokularına imrenir olmuştu. Hıçkırıkları şiddetlendi, daha fazla tutamadı kendini.

“Baban Mumbai’nin en zenginlerinden. Dört duvar demek biraz haksızlık oldu. Hem Bombay çok nadir bir kan grubu; eskiden ‘lanetli’ diye anılırdı. Endişelenmeleri normal değil mi?”

Çenesini bastırdı, ağzını kilitlemek istercesine dişlerini sıktı. “Anlamayacağını biliyordum,” dedi dudağının kenarıyla. “Sus şimdi.”

Bakışlarını dikiz aynasına çevirdi, kendi yansımasını yakaladı. Yüzü gerildi. Sokaklar artık ona serbestti, ama bu yüzle nasıl çıkabilirdi ki? İnsanların bakışlarındaki tiksintiyi görüyordu. Bu gri ten… Bu “Değişik” kimliği… Lanet olsun!

Müzik tam tempoyu yükseltiyordu ki telefonunun çalmasıyla irkildi. Ekrana baktı; “Annem”.

Bir an duraksadı. Sonra telefonu açtı. Kirpikleri titredi. Sesi, zorlukla çıkan bir fısıltıya dönüştü, “Korkuyorum, anne! Bana bir böcekmişim gibi bakacaklar… Benden iğrenecekler.”

Annesi soluğunu toparladı. Sesi yumuşaktı, ancak kararlılık taşıyordu, “Kızım, böyle söyleme. Kimse sana çirkin diyemez. Hem insanlar zamanla alışır.” Birkaç saniye bekledi, sonra sesi titreyerek ekledi, “Senin için Dhanvantari’ye dua ettim güzel kızım.”

Gri kadının içindeki tüm umutsuzluk, sözlerine döküldü. “Ben... var olmasam keşke. İnsanlar beni bu şekilde görmese. Gri olacaksam hiç olmasam, yok olmayı seçebilsem.”

Annesinin kalbi sıkıştı. “Ne demek yok olmak yavrum benim? Sakın deme öyle, sen bizim yasemin kokulu güzel kızımızsın.” Sesi kırıldı. Derin bir nefes alıp toparlanmaya çalışarak ekledi, “Hem Kırmızılar bunun hastalık olmadığını söylüyor.”

“Ama ben Kırmızı değilim. Lanetli bir Gri’yim,” diye mırıldandı kadın. Ardından fısıltıyla ekledi, “Eskiden siz yasaklamıştınız sokakları, şimdi de…” Acı bir gülümseme ekledi peşine.

“Kızım… is-istersen… dön Mumbai’ye.” Annesi yutkundu. “Babanın sanat işleri… Biliyorsun. Güvenilir biri lazım diyor o da.”

Cevap vermedi. Boğazından yükselen iniltiyi yuttu. Dişlerini kenetledi. İçinde bir isyan dalgası kabardı; kırgınlık ve çaresizlik göğsüne oturmuştu. Bağırmak, suçlamak istiyordu onları. ‘Yıllar önce, sevdiğimden koparmak için gönderdiniz beni! Ne değişti? Sanjay’ı unuttum mu sanıyorsunuz ha? Hayır! Bunca yıla rağmen, hayır.’

“Kızım, orda mısın?”

“İçindeki fırtınayı algılıyorum. Kendini bu kadar sıkma lütfen,” dedi Sora, sesinde temkinli bir kontrol.

Gri kadın hızla nefes alıp verdi, Sora'nın mesajını aldığından emin olmak istercesine. Dudaklarında rahatsız edici bir sessizlik asılı kaldı. Market tabelasının solgun ışığı imdadına yetişti.

“Tamam anne, geldim. Yarın ararım seni,” dedi, annesinin cevabını beklemeden telefonu kapattı.

“Başkalarının yanındayken benimle iletişim kurma demiştim. Deli olduğumu düşünmelerini istemiyorum,” diye çıkıştı Sora’ya.

“Annen yanında değildi, beni duymadı. Hem 2038 yılındayız ve Sora'nın milyonlarca kullanıcısı var. Herkesin belli dönemlerde desteğe ihtiyacı olabilir. Utanmamalısın.”

Tek kaşını kaldırdı, “Hıh, geri dönebilirmişim. Bunca yıl sonra neden geri çağırıyorlar? Ne değişti?”

“Olanı olduğundan fazla yorumlama. Baban’ın büyük bir sanat koleksiyonu olduğunu kendin söylemiştin. Sen de bir sanat simsarısın. Belki de tam senin gibi birine ihtiyaçları var.”

Kadın gözlerini devirdi, “Yine saçmalıyorsun. Sen sadece geçmişi unutmama yardım et. Başka bir şeye karışma.”

“Çabalıyorum, ama cebinde kırık cam parçalarıyla gezmekten vazgeçmezsen bunu başaramam,” dedi Sora, sakin ama kararlı bir sesle. “Bu arada seansımız dolmak üzere.”

“Tanrım, gün ne çabuk geçti. Daha hiç konuşamadım seninle.” Dudaklarını ısırdı. “Şirketi arasam, bir gün daha kalsan?”

“Üzgünüm, her hafta sadece bir gün. Bana bağımlı olmadan ilerleyebilmelisin.”

“Ne kadar zamanımız var?”

“Yaklaşık yirmi dakika. Onun hakkında biraz daha konuşmak ister misin?”

O... Sanjay... Saate baktı.

“Market kapanacak,” dedi suçlulukla. “Alışverişi tamamlamalıyım.”

Otoparka girdi; aracını kapıya uzak, kuytu bir yere park etti. Aynaya bakıp makyajına göz attı; güzel olamasa da olabildiğince az çirkin görünmeliydi. Birkaç derin nefes aldı. Titreyen dizlerine inat yutkundu, araçtan inip zayıf ışıklar altında yürüdü. Gölgeler, onu izliyormuş gibi kıpırdanıyordu köşelerde. Başını yerden kaldıramadı, bakmaya cesaret edemedi.

Kapıdan girerken kalp atışları neredeyse duyulacaktı. Güvenlik görevlisi profesyonel bir yüzle gülümsedi ona, ama o beceriksiz bir tebessümle karşılık verdi.

İçerideydi, gri derisi spot ışıklar altında parlıyordu. Çoğunluk kasa önünde toplanmış, marketi gezen sekiz, belki on kişi kalmıştı. Onu fark eden herkes göz ucuyla süzüyordu.

Birkaç adım atıp reyonlar arasına karıştı, meraklı bakışlardan saklanmaya çalıştı. Ama zihninde yankılanan dışlanmışlık hissinden kaçamıyordu.

İçki şişelerinin önünde duraksadı; yüzlerce parıltı, kendisinden bir parça taşıyordu. Yansımalarda bir adamın onu dikkatle takip ettiğini gördü; yüzünü buruşturmuş, gözlerini dikmişti. Ürperdi, hızla daha açık bir alana geçti. Arkasını döndüğünde adam gitmişti.

Az ilerde, annesinin elinden tutan bir çocuk meraklı gözlerle kendisini süzüyordu. Küçücük parmağıyla annesini dürtüp Gri kadını gösterdi. Annesi kolundan çekiştirdi oğlunu; belki ayıplamıştı belki de “Bakma o ucubeye,” demişti. Her iki ihtimalde de yalnızlığa itiliyordu Gri kadın.

Oradan da uzaklaştı. Nereye gideceğini, kime yakın olacağını bilmiyordu. Üzerine bir ağırlık çöktü, nefesi daralıyordu sanki. Sonsuz ışıklar, boş raflar, yankılanan ayak sesleri... Her adımda tüyleri ürperdi. Köşeler gölgelerle doldu, sessizlik uğultulara karıştı. Sepetlerin gıcırtısı, peş peşe gelen anonslar, düşen bir kutu sesi... Üşüdü, titredi, gözlerini kapattı; şimdi görünmüyordu.

Yıllar öncesine, her zaman sığındığı, güvende hissettiği o huzur dolu köşeye gitti. Sanjay'ın yanındaydı. Genç adamın gözlerindeki derin hüznü gördü. “Hâlâ çok güzelsin… ve seni hep seveceğim,” diyordu kadına. Sözleri zihninde birkaç kez yankılandı. Derken görüntü bulanıklaştı, yüzü silikleşti. “Sanjay…” diye fısıldadı defalarca, adı dudaklarında biraz daha kalsa geri dönecekmiş gibi. Uzanıp yakalamaya çalıştı hayalini.

Sora'nın sesi tavizsizdi, "Bunu yapmamalısın. Yürümeye devam et."

Gözlerini açmadı. Eli havada, yarım kelimeler fısıldadı, “Lütfen, onun sesine şu an çok ihtiyacım var.”

"Hayır, bunu şimdi yapmayacağım. Hemen aç gözlerini!" Bu bir rica değil, net bir emirdi.

Gözlerini kırpıştırarak açtı. Dudakları hâlâ mırıldanıyordu. Çevresindekilerin tedirgin bakışlarla onu izlediklerini fark edince utançla elini geri çekti, sessiz bölümlere doğru yürüdü.

Sora bir süre sessiz kaldı. Ardından Sora ile Sanjay arasında gidip gelen mekanik bir ses yükseldi, “Beni özlediğini biliyorum. Ancak kriz anlarında beni şart koşamazsın. Tedavinin amacı bu değil.”

Kadının dizlerinin bağı çözüldü; göğsündeki ağırlık bir anda hafifledi. Başını hafifçe eğdi; bu küçük hareketin içinde hem bir özür hem de derin bir minnettarlık vardı.

Marketin kapanış anonsu duyulurken, iki Kırmızı'nın kahkahaları reyonlar arasında yankılandı. Gri kadın sesin geldiği yöne döndüğünde, gözleri onlarla kesişti. Kırmızılar gülümseyerek onu selamladılar. Gri kadın hafif bir tebessümle karşılık verdi; içindeki gerginlik biraz olsun dağıldı.

Ama acele etmeliydi. Birkaç adım atıp manav reyonunda durdu. Havaya püsküren su damlacıkları tenine değdi, hoş bir serinlik yayıldı. ‘Renkler nasıl da parlak, meyveler ne kadar da canlı,’ diye düşündü. Her birini eline alıp koklamak, yüzüne sürmek istedi. Belki şunlardan iki tane alabilirdi; kıpkırmızı, ışıl ışıl elmalardan… Eğilip uzandı, parmak uçlarıyla dokundu.

O sırada hoparlörlerden "Manav reyonu için kod 101" anonsu yükseldi. Doğrulup bakındı; bir şey mi olmuştu? Etrafta kimse yoktu. Genç görevli koşar adımlarla gelince yanakları kızardı.

"Merhaba, merhaba…" dedi nefesini toparlamaya çalışarak. "Şey, neye ihtiyacınız olduğunu söyleyin, ben sizin için hazırlarım."

Başını çevirdi, sesini kısarak "Bir şeye dokunmad... Sa-sadece bakıyordum," diye mırıldandı. Devamını getiremedi.

"Neden özür diliyorsun? Dik dur!"

Genç çocuk bakışlarını civardaki birkaç müşteride gezdirdi. Gergince gülümsedi, "Ah hayır, elbette dilediğinizi alabilirsiniz. Burada her zaman dostça karşılanacaksınız. Lütfen, ne istediğinizi bana söyleyin, sizin için en iyilerini seçeceğim."

İçki reyonunda onu izleyen, beyaz polo tişörtlü, orta yaşlı adam yanlarına yaklaştı. Elindeki mendili ağız ve burnuna bastırıp diğer elini meyvelere doğru salladı. “Umarım şunları ilaçlarsınız,” diye homurdandı. “Yoksa bu mikrop birkaç hafta üstlerinde kalır.”

Genç görevli terli saçlarına uzandı; parmakları bir an havada asılı kaldı. Söyleyecek söz bulamadı, gözleri umutsuzca kadında gezindi.

Kadının dizleri gevşedi, yüzü soldu. Uzaklaşmak istercesine birkaç kararsız adım attı, sonra donup kaldı. Kırmızılardan biriyle göz göze gelmişti. Dili tutuldu, nefesi boğazında düğümlendi.

“Her şey yolunda mı?” diye sordu Kırmızı adam, sesine şefkat yükleyerek. Çalışan, “Şey... evet, her şey…” diyebilmişti ki Kırmızı adam gürledi, “Sana sormadım.”

Polo tişörtlü adam, Kırmızı’ya meydan okurcasına baktı. “Her yer mikrop oldu, her yer…” diye söylendi, sonra homurdanarak uzaklaştı. Kadın utançla yutkundu. Kırmızı adamın kendisine doğru hamle yaptığını görünce başını iki yana salladı, birkaç adım geri çekildi. Dişleri birbirine çarptı, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemedi…

Üzerine düşen sessiz bakışların ağırlığı altında koştu, kasaları geçti, koridora çıktı. Gözleri önce yerleri silen Gri bir kadına takıldı, ardından çöpleri taşıyan Gri adama. Bir anlık bakışmaları, aylarca sürecek hikâyeler anlattı. Ne olduğunu sormadılar, soramadılar.

Tuvalete attı kendini. Nemli, klor kokulu bir mezarlık… Bozuk bir lamba arada patlar gibi yanıp sönüyor, musluk sesi daracık mekânda yankı yapıyordu. Sağa sola yalpalayan bakışlar, akıp akmayacağına karar veremeyen bir zaman.

Kabine girip kapıyı kilitledi. Titreyen elini göğsüne bastırdı, diğer eliyle hıçkırıklarını susturmaya çalıştı. Çenesi kasılmış, boğazı düğümlenmişti; tek bir hıçkırık kopsa, ardı kesilmeyecek gibiydi.

"Neden saklanıyorsun? Git ve savaş… Sen buna değersin." Sora'nın sesi, zihninde yankılanıyordu.

Dinlemedi onu. Dişlerini sıktı, çürümüş ellerine baktı, “Kiminle savaşayım, Tanrı’yla mı?"

"İnsanların senden iğrendiğini düşünüyorsun ama aslında korkuyorsun. Çoğu kişi Değişikleri kabullenmiş durumda. Ama sen bunu kabul etmiyorsun, çünkü onları suçlayıp saklanmak kolayına geliyor."

Daha bir dakika bile geçmemişti ki içeri iki kadın girdi. Gri kadın hızla kendini toparladı, sesi kesildi.

Birinin tok ve alaycı sesi kabine süzüldü, "E tamam işte, bak ne güzel çalışıyorlar da. Kimsenin onları dışladığı yok. Duygu sömürüsü…"

Ruj kapağının tıkırtısı, far fırçasının hışırtısı yankılanıyordu.

Diğer ses, yumuşak bir tondaydı, "Yazık ya, kadın ömrünü böyle geçirecek. Keşke Kırmızı olsaymış." Ardından bir sır verir gibi alçaldı, "Uzun olan ne kadar da yakışıklıydı, gördün mü?"

"Saçmalama! Bak, bulaşma birine, dönüşürsün Gri'ye. Vallahi bir daha konuşmam seninle." Ardından derin bir iç çekti. "Ay, ne güzeldi karantina zamanları. Mis gibi evde otururduk; hiçbirini de görmezdik."

Diğeri, ruju dudaklarına bastırırken son heceyi uzattı, "İşe yaramaz. Kimseyi kapatamazsın eve bu vakitten sonra."

"Ne bileyim… hiç görmek istemiyor insan. Sen tiksinmiyor musun?"

Ruju bir anda bıraktı. "Kırmızılardan da mı? Ne tiksinmesi kız, beni de kapatsınlar onunla."

Neşeli kahkahalar duvarlarda yankılanırken, Gri kadının kalbine bıçak gibi saplandı her biri.

Onlar gülüşerek dışarı çıkarken, o kabinde dizlerini karnına çekmiş, sessizce titriyordu. Kendi hayatı silinirken, başkalarınınki parlıyordu sanki.

"Bu insanlar azınlık," dedi Sora. "Burada olduğunu bilselerdi öyle konuşmazlardı."

Kadından cevap gelmedi.

"Sessizliğin beni endişelendiriyor. Bunu yapma, bana nasıl hissettiğini söyle."

Yine sessiz kaldı kadın. Neden cevap verecekti ki? O bir yapay zekâydı. Sadece sormuştu, ne bir sesi titremişti ne de bir iç çekmişti sorarken. Başını göğsüne yaslayıp, onu kucaklamamıştı. Milyonlarca senaryoya bakmış, ‘en uygun’ olanı seçmiş ve bir yazıcı çıktısı gibi bırakmıştı önüne.

Yavaşça açtı kabin kapısını, aynaya doğru yürüdü. Bakışları yüzünü parçalıyordu sanki. Her adımı bin sesle yankılandı, her nefesi yarım kaldı…

"Bu değişmeyecek… Hep saklanmak, hiç görünmemek… Tamamen yok olmak belki de tek çözüm," diye mırıldandı. Elini yüzüne kaldırdı. "Ya da taş duvarların arkasına saklanmak, insanların gözlerinden uzak bir gölgeye çekilmek, sadece nefes alıp vermek… Artık varlığımın tek hakkı bu."

Etrafına bakındı. “Sığındığım yer; bir lağım çukuru."

Aynadaki yansımasını yakaladı gözleri. Ağır bir yük görüyordu. Her adımda nefesi tükeniyor, her bakışta saklanma isteği büyüyordu. Bu bedende var olmak… bir hayvanın derisini giymek gibiydi. Neden kabul etsindi? Yok olmak, daha kolay geliyordu.

“Bu düşünceler sana ait değil, duygusal bir çıkmaza girdin ve savruluyorsun. Yalnız değilsin. Sana delicesine âşık bir sevgilin var.”

Yürümeye başladı, “Evet, bana deliler gibi âşık. Peki ya ben? Gerçekten seviyor muyum onu, hak ediyor muyum sevgisini? Yıllar önce saplanıp kaldığım adama hâlâ bağlı olduğumu ona itiraf edebilir miyim? Hiç kimseyi Sanjay gibi sevemeyeceğimi bilerek nefes almanın acısını tek başıma saklamak zorunda mıyım?”

“Şu an buna vaktimiz yok. Anonsları kaçırdın. Market kapandı, hadi çıkmalısın artık.”

Gözlerini etrafta gezdirdi kadın; tuvaletten çıktığını fark edememişti bile. Otopark da dahil ışıklarının çoğu sönmüş, geceyi ürkütücü bir sessizlik devralmıştı.

Binadan çıktı. Tam arabasına yönelecekti ki polo tişörtlü adamı yine gördü. Göğsü sıkıştı; artık onunla uğraşacak gücü yoktu. Bacakları taşımayacaktı. Bir köşeye sinerek uzaklaşmasını bekledi.

Dikkatle bakınca, adamın arkasında yürüyen gölgeleri fark etti; Kırmızılar. Sessiz ve acımasız birer avcı gibi kurbanlarını takip ediyorlardı. Ava iyice yaklaştıklarında, ona varlıklarını hissettirdiler.

Uzun boylu olan, elindeki elmayı iştahla ısırdı, kahkahalar attı. Diğeri yerdeki konserve kutusunu tekmeledi; teneke kutu ses çıkararak sektikçe, gerginlik daha da yükseldi. Her hareketleri, her bakışlarıyla onu korkutmak istedikleri belliydi. Sanki bundan zevk alıyorlardı.

Adam gelenleri fark edince, panikle hızlandı ama kaçamadı. Kırmızılar onu aracına binemeden yakaladılar ve kaputa yasladılar. Göğsü hızla inip çıkmaya başladı adamın, etrafına bakarken çaresizliğini tüm bedeniyle haykırıyordu.

Araçlar otoparkı terk ediyor, farları yaşadığı dehşeti parça parça aydınlatıyordu; yine de kimse kılını kıpırdatmadı.

Zavallı adam, hükmünü bekleyen bir mahkûm gibi sessizdi. Parmakları Kırmızı adamın eline sarılmıştı. Titredi, gözleri uzaklaşan araçlara takılı kaldı. Hepsi gidince otopark ışıkları teker teker söndü.

Uzun boylu Kırmızı, etrafına bakındı. Ardından ani bir hamleyle ısırdığı elmayı adamın ağzına bastırdı. Zavallının gözleri irice açıldı; eliyle itti, boğuk çığlıklar attı ama kurtulamadı. Çırpındıkça yüzü titredi, nefesi yavaşladı.

Kadının yüreği sıkıştı, buna izin veremezdi.

“Kırmızılar onu yakaladı. Ona zarar verirler mi?”

“Kimi yakaladı? Kırmızıların sağı solu belli olmaz. Son saniyelerimiz…”

Belki de görmezden gelmeliydi, hem adam bunu hak etmişti.

“Be-ben buna karışmak istemiyorum.”

Aracına bindi, motoru çalıştırdı. Müzik kaldığı yerden devam ediyordu, yaklaşan bir fırtına gibi. Sanki zihnindeki kararsızlık notalara dökülmüş, sağa sola savruluyordu.

Önce çıkışa doğru çevirdi direksiyonu. Ritim yükseldi, uyardı onu. Tanrı mıydı bunu yapan?

“Sora ne yapmalıyım, bilemiyorum. Sora…”

Cevap yoktu, gitmişti. Uygulamayı açtı, tekrar tekrar bağlanmayı denedi ama ekran sadece donuk bir ışıkla karşılık verdi.

Kalbi göğüs kafesini zorluyor, elleri direksiyonu sımsıkı kavramış titriyordu. En zor kısmı ona kalmıştı yine; karar almanın sorumluluğu…

Ruhunda iyi ile kötü tanrıların savaştığı bir fırtına koptu. Ardından kan dolu gözlerine saldırdı acı, burun delikleri yetmedi nefesine, ciğerleri titredi.

Acı bir frenle durdurdu arabayı. Sola kırdı ve tekrar yüklendi gaz pedalına. Adamların yanına kadar sürdü, geceyi yırtan bir sesle tekrar durdu. Farlar adamın yüzüne vurmuş, çaresizliği kadının zihnine kazıyordu.

Aracı gören Kırmızılar, istiflerini bozmadan o tarafa döndüler; uzun boylu olanın bir eli hâlâ adamın ağzındaki elmayı bastırıyordu. Gelenin Gri kadın olduğunu gördüler.

Yavaşça arabadan indi kadın, kapıyı açık bıraktı. Müzik özgür kaldı nihayet, dört bir yanda yankılanmaya başladı. Önce avcılara baktı, sonra ava çevirdi gözlerini.

İyice yaklaştı adama, şimdi eşittiler. İkisinin de gözleri kan çanağıydı; biri ağlamaktan, diğeri boğulmaktan.

Kırmızı adam kadının gözlerinden akan yaşları görünce burnundan solumaya başladı. Tek elini uzatıp kadının gözünden akan yaşı sildi, “Onlara karşı koy, sen onlardan üstünsün. Sana bunu yapmalarına izin verme.”

Ardından adama döndü, dişlerini sıktı, yüzü gerildi. Arabadan yükselen davul ve perküsyon sesleri bir felaketin uğultusu gibi yükselirken o da var gücüyle gürledi ve elmanın tamamını tek hamlede adamın ağzına soktu.

Kesik çığlıklara boğuldu adam, başı kopmuş bir yılan gibi kıvranmaya başladı. Ne yaşıyor ne ölüyor, âdeta can çekişiyordu. Elmayı çıkarmaya çalıştı, ancak başaramadı.

Kırmızılar geri çekildiler ve kadını vicdanıyla baş başa bırakıp, karanlığa doğru yürüdüler.

Kadın önce adama, sonra uzaklaşan Kırmızılara baktı; içindeki öfke ve korku çarpıştı, nefesini düğümledi. Tekrar adama çevirdi gözlerini; damarlarındaki kan, kurumuş bir nehir yatağı gibi yavaş yavaş çekiliyordu.

Kalbiyle amansız bir savaşa tutuştu kadın, vakit azalıyordu. Yumruklarını sıktı, gözlerini sabitlemekte zorlanan adama baktı. Kulağına eğildi, “Sana yardım etmem için tek bir sebep söyle.” dedi fısıltıyla. Adam hırıltılar çıkarıyor, müzik finale giderken yüzü morarıyordu. “Ben de öyle düşünmüştüm.” dedi ve arabasına doğru yürümeye başladı.

Adamın kalan son umudu da gidiyordu ki kadın arabaya binmedi, torpido gözünü açıp bir çakı çıkardı ve geri döndü.

Bıçağı adamın dudaklarının arasına bastırıp "Kıpırdama." dedi otoriter bir sesle. Adam çaresizce gözlerini kırptı.

Ardından elmanın tam ortasına kadar sokup bekledi. Aşağı doğru bastırdı, diş minesine çarpan metalin sesiyle durdu, sonra sertçe çevirmeye başladı. Elma kesildikçe açılan oyuklardan hızla soluk alıp vermeye başladı adam. Kadının eline sarıldı, bıçağı yönlendirerek oyukları genişletti. Ağzında kesikler oluşmasını umursamıyor, bir an önce ciğerlerini doldurmak istiyordu. Nihayet rahat nefes almaya başlayınca hıçkırıkları da hızlandı, keskin ve çaresiz ritimlerle yükseldiler geceye.

Ayağa kalktı kadın. "Hâlâ benden tiksiniyor musun?" diye sordu. Bir şey diyemedi adam; ne bir söz ne de bir isyan… Parça parça tükürüyor, başını iki yana sallayarak ağlıyordu.

Kadın onu öylece bırakıp ayağa kalktı ve arabasına bindi. Müzik tükeniyordu artık. Son bir kez bakıştılar. Ardından farların ışığını alarak uzaklaştı oradan. Bu karanlık gecede ona bir parça ay, birkaç da parlak yıldız bıraktı.

Okumaya devam etmek ister misin?

Devamını Oku – Kitabı Satın Al

ğĞşŞçÇöÖüÜıİ