ğĞşŞçÇöÖüÜıİ

DARKFUTURE / ÜCRETSİZ ÖN OKUMA

Evet / Hayır

Gözleri kapalıydı. Açmak için zorladı kendini. Göz kapakları, sanki altında tonlarca ağırlık varmış gibi seğiriyordu. Bedeninin, yanmış plastik kokulu bir süspansiyon sıvısının içinde asılı kaldığını o an fark etti. Burnundaki solunum tıkaçlarını, ağzından girip boğazından aşağı uzanan beslenme sondasını hissediyordu. El ve ayakları elektronik kelepçelerle sabitlenmişti. Bilinci… O da bedeni gibi sıkışmıştı. Kimdi, neredeydi? Nefes almaya yeltendiğinde hortum gırtlağına yapıştı. Ani bir refleksle çırpınmaya başladı. Bağırmayı denedi ancak sesi, diyaframından kopan boğuk bir çığlık gibi boğazında sıkışıp kaldı. Tam o anda, vücudunu saran sıvı hızla boşaldı. Kriyokapsülün içi kururken, gözlerindeki şeffaf biyofilm geri çekildi. Sesler yavaş yavaş anlam kazandı. “Her şey yolunda, Binbaşı Harris. Lütfen panik yapmayın.” Korkuyla gözlerini açıp kapadı. Başını iki yana salladı. Görüntü, kirpiklerine bulaşan jel tamamen dökülünceye kadar netleşmedi.

“Koloni Gemisi EV-311’in Habitat Modülü’ndesiniz. Uzun süredir kriyojenik uykudaydınız. Acele etmeyin.” Cümle biter bitmez ağzındaki yarım metrelik hortum sertçe çekilip çıkarıldı. El ve ayaklarındaki kelepçeler hafif bir tıkırtıyla serbest kaldı. O an bilinci yerine gelmeye başlayan Binbaşı, içgüdüsel bir hamleyle doğruldu. Göğsünden kopan derin öğürmeyle nefes almaya çalıştı. Ciğerleri ilk defa oksijenle buluşuyormuş gibi yandı. Öksürdü. Burun tıkaçlarını söküp fırlattı. Göğüs kafesi inip kalkıyor, hafıza kilitleri peş peşe açılıyordu. “Clara… Sam…” dedi çatallanan sesiyle. “Ailem nerede?” “İkisi de iyi, Binbaşı Harris. Bir saat önce uyandırıldılar. Şu an biyolojik adaptasyon kontrolleri yapılıyor.” İki kişi Binbaşı’nın kollarından tuttu, onu kaldırdılar. Çıplak bedeni, gücünü yitirmiş bacakların çarpıklığında sallanıyordu. Yüzünü çevirdi. Tanıdık olmayan yüzlerde sekti bakışları. “Sen…” “Sentetik personel, efendim: SP-13 serisi otonom destek birimi. Adım Elias,” dedi android. “Görevimiz, sizi güvenli biçimde uyandırmak ve Kepler-452b gezegeninin kolonileştirilmesine yardımcı olmak.” Devam edecekti ki Harris eliyle susmasını işaret etti, dudaklarını ısırdı. Dört bir yandaki sesler ve aralıklı anonslar başında keskin bir uğultuya dönüşmüştü. Şu an için fazladan hiçbir gürültüye tahammülü yoktu. Gözlerini kaldırıp androidi süzdü. Otuzlu yaşların ortasında tasarlanmış bir erkek bedeni. Açık kumral saç, kahverengi göz, ince yüz ve belirgin elmacık kemikleri; İskandinavları andıran yüz hatları. “Kayıp var mı?”

“Üç kişi, efendim. Kriyojenik uykuya alındıktan sonraki ilk hafta içinde, biyolojik uyum başarısızlığı nedeniyle…” “Yeterli!” diye mırıldanarak başını öne eğdi. Tanrım, başım çatlıyor. “Teknik personel?” “Hepsi iyi, efendim. Şu anda gemi, Teğmen Swartz ve ekibi tarafından kumanda ediliyor.” Binbaşı, devasa penceredeki yansımasına döndü. Geniş omuzları, kırlaşmış saçları vardı. Mavi gözleri yıldızların arasına karışmıştı. Avucunu yüzünde gezdirdi. Zihni, anlık bir yankıyla çalkalandı. Tüm veriler normal. Devam ediyoruz. Ses aynı anda her yerden gelmişti. Elias’a döndü. “Bir şey mi söyledin?” “Hayır efendim, bir şey söylemedim.” Kuşkulu bakışları, Elias’ın o yarı organik dokuyla sıvanmış ruhsuz metal bedeninde takılı kaldı. Bir şey duydum. Eminim. Yakındaki diğer androidlere baktı. Sesin kimden çıktığını gösteren bir ipucu göremedi. Güçlükle de olsa dekontaminasyon ve adaptasyon protokolünün uygulanacağı bölüme yöneldi. Elias yol boyunca onu son durum hakkında bilgilendirdi. Üniformasını giymiş hâlde köprüye geçtiğinde kumanda ekibi onu ayakta karşıladı. “Lütfen oturun. Teğmen Swartz, durum nedir?” “Gezegen atmosferine yedi buçuk derecelik açıyla giriyoruz, efendim. İniş noktası planlandığı gibi IN Krateri.” “Yedi buçuk mu?” dedi Harris, yüzünü hafifçe çevirerek. “Fazla dik bir açı değil mi?” “Gerekli tüm yörünge ve yüzey simülasyonlarını yaptık, efendim. Krateri ıskalamamak için bu açı gerekli.” Cümlesi bitmeden geminin iç iletişim sistemi devreye girdi.

“Atmosfere giriş için son on saniye. Lütfen yerlerinize geçip emniyet sistemlerini devreye alın. Sekiz… yedi…” Binbaşı, teğmenin gözlerine bakarak onaylarcasına başını eğdi, “Öyle diyorsanız…” Kendisi için hazırlanan koltuğuna oturdu. Mürettebat yerlerini aldı. Androidler kendilerini yere sabitledi. Binbaşı Harris’in bakışları hemen yanındaki Elias’a kaydı. Androidin tepkisiz yüzü gölgede kalıyordu. “İki… bir…” Gemi, görünmez bir engele çarpmış gibi irkildi. İlk anda belirsiz olan titreşim, saniyeler içinde çoğaldı; gövde, tek parça olmaktan çıkmışçasına aynı anda onlarca noktada titremeye başladı. “Uyarı. Uyarı. Reaktör modülünde yangın. Reaktör modülünde yangın.” Kırmızı ışıklar yanıp sönüyor, alarmlar kulakları sağır edercesine yankılanıyordu. “Efendim, yangın… bastırılamıyor,” dedi bir subay titreyen sesiyle. “Oksijen akışını kesmeliyiz.” Teğmen Swartz önce önündeki ekranlara, sonra Harris’in gözlerine baktı. “Açı! Açıyı derhal beş…” Sözünü tamamlayamadan geminin arka bölümünden şiddetli bir gürültü koptu. Ardından zincirleme patlamalar… Harris’in dehşet dolu gözleri, revirdeki o son ânın görüntüsüne kilitlendi: birbirine sarılmış karısı ve oğlu. Sam. Ekran bir anda karardı. Yok oluş. Varoluş. Neler oluyor. Nefes. Nefes. Bir anda çırpınmaya başladı.

Gözleri kapalı. Açmakta zorlanıyordu. Yanmış plastik kokusu… Boğazından içeri uzanan boru… Bu da ne böyle. “Her şey yolunda Binbaşı Harris. Lütfen panik yapmayın.” Boğazındaki hortum bir kez daha çekildi. Beklemeden gözlerini açtı. Soluk soluğaydı. Elias oldukça sakin görünüyordu. “Koloni Gemisi EV-311…” Elini kaldırıp onun sözünü kesti. Bakışlarını etrafındaki androidlerde gezdirdi. Déjà vu. “Teğmen Swartz köprüde mi?” Elias duraksadı. Bir müddet sessiz kalıp Binbaşı’yı süzdü. “Evet efendim ama...” Bu nasıl olur? Elias’ın sesine karışan fısıltı yine her yerden gelmişti. Hem içeriden hem dışarıdan. “Ne, nasıl olur?” diye sordu Harris. Tepkisi azarlar gibiydi, tahammülsüzdü. Elias’ın yüzünde kısa bir gecikmeyle şaşkınlık belirdi. “Ben öyle bir şey söylemedim, efendim.” Harris kapsülden fırladı. Dekontaminasyon, duş, kıyafet. Koridor boyunca neredeyse koşarak köprüye ilerledi. Gergin adımlarla Teğmen Swartz’ın yanına yürüdü. “Teğmen Swartz, yedi buçuk derece çok dik bir açı.” Ses bu kez daha da derinden yükseldi: İyi de bunu nereden biliyor? Harris yumruklarını sıkarak başını çevirdi. Lanet olsun. Konuşan kim. Soluğu derinleşti, burun delikleri kasılıp gevşemeye başladı. Elias. Hayır, o olamaz. Uzakta, panelin başında. Gerçi bu androidler…

“Binbaşım, her şey yolunda mı?” dedi Teğmen başını öne doğru eğerek. Harris, Swartz’a döndü. İyice kıstı sesini, “Sen bir şey duydun mu?” Swartz’ın bakışları boşluğa düştü. “Anlamadım, efendim.” Deli olduğumu düşünecek. “Teğmen Swartz, yedi buçuk riskli bir açı. Daha düşük bir açıyla…” “Efendim, ama zaten…” dedi Swartz ve ana ekranı işaret etti. Giriş açısı: 5.5° Harris donup kaldı. “Bu… bu nasıl mümkün olabilir?” diye mırıldandı. Gözleri az önce panele giriş yapan Elias’ı aradı.…

ÖYKÜNÜN %40'UNU OKUDUNUZ

Bu öykünün ve diğer bütün bilimkurgu öykülerinin tamamı e-kitapta.

Tek PDF içinde bütün öykülere erişin.PDF şimdi sadece 29 TL

ğĞşŞçÇöÖüÜıİ