Budama35
Pencerenin önünde gözlerini yansımasına dikmişti. Zihnindeki sarsılmaz mantık, kalbindeki o karanlık, ilkel korkuyu tartıyordu. Odanın içindeki gece, bilgisayarın soluk mavi ekranına ve dışarıdan sızan turuncu tesis ışıklarına teslim olmuştu. “Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndaki enerji sıçraması. İki gündür açıklayamıyoruz. Fotonlar fizik yasalarını çiğnediler. Sonrasında da işte bu…” diyerek çekip kopardı mavi gözlerinin yansımasını ofisin soğuk penceresinden. “Hadi John, birkaç tuşa basarsan cevabı göreceksin,” dedi Steve. Sesi hafif uykuluydu. Siyah deri koltukta yayılmış, yarısı dolu kadehi parmaklarının arasında tembelce döndürüyordu. Konuştukça ağzından keskin, dumanlı bir viski kokusu yayılıyordu. “CERN’deki o çocukların yaptığı bir eşek şakası bu, başka bir şey değil.” John yavaşça pencereden uzaklaştı; adımları yerde bir izi takip ediyormuş gibi ağırdı. Masasına geçip koltuğuna oturdu. Üzerinde dünya haritası olan küçük kristal küreyi keşfedercesine çevirdi. Yüzüne vuran ışık sürekli yer
değiştiriyordu. Derince verdi nefesini, küreyi bıraktı. Sırtına yaslandı. “Yazılımı inceledim. Sonsuz Evren Teorisi’nin her bir detayı koda işlenmiş. Ne kadar dipten kesersen şu andan o kadar uzak bir alternatif evrende geri geliyorsun.” “Teoride evet ama pratikte…” diyerek bekledi Steve. Arkadaşından bir cevap gelmeyince de alayla karışık bir gülümseme yerleşti yüzüne. “Hadi ama John, aniden bilgisayarında beliriverdi öyle mi?” Koltuğuna biraz daha yayıldı. Kravatını gevşetti. Parmağındaki kalın altın yüzük bir anlığına yıldız gibi parladı. Yanık tenli yüzü sol taraftan vuran tesis ışığıyla daha da belirginleşti. İri dudaklarını aralayıp viskisinden bir yudum daha aldı. John başını salladı. “Evet. Kimse odama giremez, kimse bilgisayarımı açamaz… Yine de masaüstünde öylece beliriverdi.” Bunu söylerken, gözlük camları mavi gözlerini parlatıyordu. Yarımca güldü Steve. İçkisini kokladı. Kadehi kaldırıp yeni bir cümle için ağzını açmıştı ki John araya girdi. “İnan bana her şeyi eledim. Bu binanın, bilgisayarlarımızın nasıl korunduğunu benden iyi biliyorsun.” Başını eğdi, gözlük camlarının üstünden baktı arkadaşına. “Hem birileri zamanı kıracaksa tam da burada, CERN’de olmalı.” Onaylarcasına başını sallayıp güldü Steve, “Budama35 ha!” diyerek sustu. Kadehi çevirip renklerin dalgalanmasını izledi. “Otuz beş ne peki?” “Kod 2035’te, yani yeni yazılmış,” diyerek salladı başını John. Monitöre baktı. Çizgilerle dolu göz kenarları titrek ışıkla buluştu. Ekrandaki uyarıyı okudu: “Bir dalı kesersen, ondan türeyen tüm alternatif evrenleri de yok edersin.”
“İkimiz de biliyoruz ki hiçbir zaman senin kadar zeki olmadım. Bu olayı da senin kadar iyi anlayabildiğimi söyleyemem,” dedi Steve pes edercesine gülümserken. Ardından beyaz gömleğinin gümüş renkli kol düğmelerini sıkılaştırdı. John’un parmakları masada ritim tutmaya başladı. Kendini koltuğunda geri ittirdi. Gözleri Steve’de, bakışları ise çok daha derinlerdeydi. “Hayat bir ağaca benzer. Büyüdükçe dalları çoğalır, ihtimaller artar. İleriye baktığında sonsuz yol görürsün; geri dönüp baktığında ise yalnızca tek bir dalı yaşamışsındır.” Steve hala boş gözlerle bakıyordu. Ekranı işaret etti John, “Yani sevgili dostum, bu programı çalıştırıp geçmişe döndüğünde, aslında ağacın başka bir dalına atlamış olursun. O andan sonra, bugüne kadar yaşadığın her şey artık o yeni dalın hikâyesi olur.” “Zamanda yolculuk yani.” “Hayır, sen yolculuk yapmıyorsun. Bulunduğun zaman dilimi değişmiyor. Sadece budadığın andan bu ana kadar olan süreç yeniden yaşanmış oluyor. Ve sen farklı bir dalda ama aynı zaman diliminde tekrar var oluyorsun.” Steve içkisini önündeki sehpaya koydu, “Fazla kurgusal.” Dudaklarını büküp, kararsızca ısırdı. “Senin için bile.” Güldü John. “Her zamanki Steve. Süreç ya da mekanizma umrunda değil. Sonuç istiyorsun.” Ardından ekrana döndü, bakışları bir noktaya kilitlendi. John’un gözlerindeki kararsızlık Steve’in maceracı yönünü harekete geçirdi, “Tamam o zaman şöyle yapalım, sadece birkaç dakika geri gitmeyi dene. Anlattığın gibiyse şu halimizden daha da uzak bir durumda olamayız.”
Bunu söylerken ayağa kalkıyordu ki sehpaya çarptı ve içkisi yere döküldü, “Ah, halı! Fisher seni öldürecek.” John’un gözleri Steve’e kilitlenmişti, teklifini tartıyordu. Masanın üzerinde boşta duran kâğıt peçeteyi uzattı, “Sorun değil, senin döktüğünü söylerim. Bu arada söylediğin doğru olabilir ama…” Cam sehpayı silerken başını kaldırıp cevap verdi Steve, “Ama ne? En fazla ne olabilir ki?” Derin bir nefes aldı John. Ofisin ferah kokusu, havalandırmadan gelen hafif esinti… Tüm bu serinliğe karşı tereddütle akan nefesinin yandığını hissediyordu: “Schrödinger’in Kedisi,” diyebildi sessizce. Aradığı cevabı bulmuş gibi sevindi Steve elindekileri çöpe atarken. “Tamam işte, yaşıyor mu ölmüş mü görmüş oluruz. Müdahale etmeyiz.” John’un gözleri derinlere daldı, “Ama gerçekte kedi hiçbir zaman kurtulamayacak.” Steve çenesini kaldırdı. Boş bakışlarını John’a çevirdi. Öne doğru eğildi John, “Kutuyu her açtığımızda kediyi göreceğiz. Ancak zaman yeniden var olacak ve her seferinde açılmamış sonsuz kutu daha olacak. Bitmeyecek bir döngü.” Duraksadı, arkadaşının bunu sindirmesini bekledi. Omuzlarını silkti Steve. “Boşuna konuşuyoruz. Sonuç John, sonuç. Daha program gerçek mi onu bile bilmiyoruz. Ben sadece test edelim diyorum.” Sonra ani bir karar vermiş gibi arkadaşının yanına gelip arkadan omuzlarına yaslandı, bilgisayarı işaret etti. “Hadi bakalım, sadece üç dakika.” John’un dirsekleri masada, elleri kenetlenmişti. Steve, yükünü adamın omuzlarına iyice bıraktı. “Hadi… hadi…” John’un bakışları uygulamanın sayacına takılıydı.
“Sanırım haklısın,” dedi onu hafifçe ittirerek. Uygulama ana ekranı gözlük camlarından yansıyordu. “En fazla ne olabilir ki?” Elini klavyeye uzattı. Yıl, ay ve günü değiştirmedi. Sayacı sadece üç dakika geri, 21.16’ya ayarladı. İmleci ‘Buda’ yazan butona taşıdı. Son bir kez ekrana baktı, bekledi. “Eşek şakası bu,” dedi Steve, kendinden oldukça emin. Ardından arkadaşının parmağını enter tuşunun üzerine bastırdı. Sayaç bir anlığına 21.16’yı gösterdi. Ekran neredeyse fark edilmeyecek kadar titredi. Üç boyutlu, binlerce dala ayrılan çizgisel ağacın tepesindeki ince bir dal, ağır ağır yeşilden kırmızıya döndü. Aynı düğümden çıkan kırmızı dallardan biri ise sanki tereddüt ediyormuş gibi soluk bir yeşile büründü. İkisi de bedenlerinde ince bir elektrik dalgası gezindiğini hissetti. Tüyleri hafifçe kabardı. Ardından sayaç 21.19’a geri sıçradı. Burunlarına keskin, sıcak bir plastik yanığı kokusu doldu.…
Bu öykünün ve diğer bütün bilimkurgu öykülerinin tamamı e-kitapta.
Tek PDF içinde bütün öykülere erişin.PDF şimdi sadece 29 TL